Lizbon Gezi Notları

Lizbon Gezi Notları

Portekiz’in başkenti Lizbon gezimizi Instagram’da bolca paylaşmış olsam da hala yazacak şeylerim var!

Öncelikle bizi Lizbon’a hangi rüzgar attı ondan bahsedeyim:
Thy ile sık seyahat edince Miles and Smiles kartımızda miller birikmiş ve bir kısmının da son kullanma tarihi geçiyor idi. Hal böyle olunca bu milleri en efektif nasıl kullanabilirim diye düşündüm. Miles and smiles milleri ile bilet alırken hatrı sayılır miktarda vergi ödediğimizi göz önünde bulundurunca Pegasus’un veya diğer low cost havayollarının gitmediği bir yere gideyim istedim. Çünkü Paris’e filan bilet almaya kalksam ödediğim vergi ile muhtemelen başka havayolundan bilet alabiliyor olurdum. “Harcadığım millere yazık olmasın” mantığıyla Portekiz’de karar kıldım. Zira 2 kişi için 800 liraya (İzmir kalkışlı) Lizbon bileti almış olduk. Bileti 2016’da almıştım, bebek için de 300 lira vergi ödedik ekstradan.

Bekle bizi Lizbon!

Lizbon’u seçmekle sadece ekonomik değil, duygusal anlamda da iyi yaptığımı düşünüyorum. Kasıntı  ve kurallı Avrupa şehirlerinden ziyade güneyli bir havası var, renkli ve sıcak. Bizden biri gibi, Ege gibi. Biz çok sevdik ve iyi vakit geçirdik.

Biz geziye yine çekirdek aile olarak gittik fakat Lizbon’daki son 2 günümüzde arkadaşlarımız Didem ve Burak da bize katıldı.

Cengiz ailesi olarak bu sefer Lizbon’dayız

Seyahate çıkmadan 3 gün önce kızımız Ekin’i ateşlendiği için çocuk doktoruna götürdük. “İnşallah gidene kadar iyileşir” derken geziye 2 gün kala kendimi acil serviste buldum – bir ilaca allerjik reaksiyon gösterdiğim için. Ertesi gece ise hastaneyi ziyaret etme sırası eşim Olgun’daydı, mide bulantısından ötürü yine acili boyladık. Grup Gündoğarken bize adeta “Neler oluyor bize, bize neler oluyor gülüm?” şarkısını söylüyordu.

Ama biz pes etmedik, acilden çıkıp sıkı bir uyku çekip yollara düştük. Oraya gidince hiçbirimizin bir şeyi kalmaz diye düşünüyordum ama Lizbon’da da hava beklediğimizden soğuk çıkınca biz Olgun’la yine üşüyüp hasta olduk. Neyse ki insan beyni olumsuz şeyleri silmekte çok başarılı, şu an bize geziden kalan sadece güzel hatıralar. Bu hastalık hikayesini sırf ileride “vay be ne çılgınmışız” diye düşüneyim diye burada anlatıyorum.

Gitmeden önce Lizbon’un İstanbul’a çok benzediğini okumuştum. Barselona’ya ve San Francisco’ya benzetenler de olmuş.
Gidip dönmüş halimle söyleyebilirim ki en çok Barselona’ya benzettim ama köprüsü, yokuşları ve tramvayı ile San Francisco’ya benzer yanları da var. Nehir ile boğazı özdeşleştirirsen İstanbul’a da benzetebilirsin, 7 tepe üzerine kurulmuş olması da ortak ama ben illa bir yere benzeteceksem oyumu Barselona’dan yana kullanıyorum.

Köprünün karşısındaki heykele bakarsan Rio’ya bile benzetebilirsin 🙂

Ama bu sokaklarda gezdikten sonra benim oyum Barselona’ya

Lizbon, Portekizce’de Lisboa olarak geçiyor. İngilizce araştırmalarınızda ise Lisbon olarak karşınıza çıkacak.

Portekiz tek komşusu İspanya olan, diğer tarafı Atlas okyanusuna açılan bir ülke. Akdeniz ülkesi olarak bilinse de aslında Akdeniz’e kıyısı yok. Karadan genişleyemeyince okyanusa doğru yayılmış ve denizcilikte ustalaşmış, kaşifler yetiştirmiş bir ülke Portekiz. Güney Amerika’da ve Afrika’da Portekizce konuşan ülkelerin bulunmasının sebebi de buna dayanıyor.

Portekizce’yi İspanyolca ile benzer sanıyorduk ama fonetik olarak bize çok farklı geldi. Portekizce olduğunu bilmesek bir Slav dili olarak tahmin edebilirdik duyduğumuzu.

Portekiz’de İngilizce konuşma oranı çok da yüksek değil. Yine de Lizbon turistik bir başkent olduğu için insanlar sizinle anlaşmaya çalışıyor. İngilizceniz çok iyi değilse de atlayıp gidebilirsiniz, sorun yok!

İklimi gayet ılık, bizim Ege bölgesi havasında. O yüzden 4 mevsim ziyarete uygun diyebiliriz. Yine de tüm Avrupa için en güzel zaman ilkbahar diyorum. Hatta nokta atışı yapacak olursanız siz de bizim gibi 19 mayıs tatiline denk getirin ve jakaranda ağaçlarının mor çiçekler açtığı bu dönemi kaçırmayın!

Jakarandalara BA-YIL-DIM! Japonya’da sakura yakalasam bu kadar sevinmezdim.

Lizbon merkezini yüksek performans sergileyerek 2 günde gezebilirsiniz. 3. bir gününüz varsa da mutlaka civardaki yerleri, okyanus kıyısını gezin derim. Tabii ki ayrıntıcı bir gezginseniz, “adım atmadığım müze kalmasın” diyorsanız işler değişir.

Biz Çarşamba akşamüstü Lizbon’a vardık ve pazar günü dönüş yaptık. Çarşamba akşamüstü, Perşembe ve Cuma Lizbon’da gezdik (2,5 güne yakın) Cumartesi ise şehir dışına çıktık. 1 günümüz daha olsa Porto’ya da gidebilirdik. Yine de gitmeyi düşündüm ama bebekle çok da acele etmek telaşa girmek istemedim.

Lizbon’da yerel saat bizden 2 saat geri. Yani Portekiz, İngiltere ile aynı zaman diliminde.

Portekiz’in para birimi Euro. İtalya Fransa gibi turistik Avrupa ülkelerine göre daha ucuz bir yer diyebiliriz. Yine de her bütçeye uygun harcama imkanları var.

Lizbon’a nasıl gidilir?

Ülkemizden direkt olarak gitmek isterseniz adresimiz tek: Türk Hava Yolları. Tap Portugal diye bir havayoluna da rastlayabilirsiniz ama o da THY ile ortak uçuş yapıyormuş. 2017’de durumlar böyle, önümüzdeki yıllarda neler olur göreceğiz…

Portekiz’e Schengen vizesi ile giriş yapabiliyoruz sevgili gezginler.

Lizbon Havaalanı’ndan Şehre Ulaşım

Lizbon Havalimanı’na inince bizim için her şey çok kolay ilerledi. Bebekli yolcular için öncelikli bir sıraya geçtik, son derece sempatik ve sivil görünümlü bir pasaport memuru tarafından ülkeye girişimiz onaylandı. Bavullarımız da hızlıca gelince Lizbon’a çok tatlı bir giriş yapmış olduk.

Havaalanından “ay burası ne güzel yermiş böyle” diye sevinçle çıktık ama gördüğümüz taksi kuyruğu bizi bulutların üstünden gerçek dünyaya indirdi. İçeride kaybetmediğimiz zamanı taksi kuyruğunda harcadıktan sonra aile olduğumuz için bizi büyük bir taksiye yönlendirdiler. O kadar çok eşyamız da yoktu halbuki. Meğer bu büyük taksiler fiyat olarak da çok pahalı oluyormuş, eve ulaştığımızda 45 euro taksi ücreti istenince bunu anlamış olduk. Ev sahibimizin dediğine göre düpedüz kazıklanmışız. Normal boyutlarda bir taksiye 10-15 euro ödeniyormuş ve sizi uyarmadan böyle büyük taksilere bindirmeleri haksızlıkmış.

Havaalanından şehir merkezine giden metro hattı da var. Bence ekonomik ve basit bir ulaşım yöntemi. Çünkü Lizbon metrosu pek karmaşık bir yapıda değil, hepi topu 4 hat var. Havaalanından bineceğiniz kırmızı hattan “Alameda” durağında inip şehrin merkezi noktaları için yeşil hatta geçebilirsiniz. Yeşil hattın “Cais do Sodre” yönüne giderken uğradığı duraklar turistik noktalar oluyor genelde.

Lizbon’da Şehir içi Ulaşım

Eğer merkezi bir noktada konaklama yapıyorsanız kesinlikle yürümek en iyisi. Yokuşlu ve merdivenli bir şehir ama abartılacak bir durum yok, biz bebek arabası ile üstesinden geldik. Pek şikayet de etmedik.

Yine de yürümekten sıkılırsanız metro kullanabilirsiniz. Hatta kullanın ve internette görebileceğiniz “Dünyanın en güzel metro istasyonları” listelerinde mutlaka yer alan Olaias istasyonunu görün. Bu istasyon kırmızı hat üzerinde bulunuyor, havaalanı ile aynı hatta.

Olaisas metro istasyonu, rengarek bir teması var

Olaisas metro istasyonu

6,15 euro ödeyip günlük viva card aldığınızda 24 saat boyunca sınırsız metro, tramvay ve otobüs kullanabiliyor oluyorsunuz (2017 fiyatı). Viva Card’ı metro istasyonlarındaki makinelerden kredi kartınızla veya nakit ödeyerek rahatça temin edebiliyorsunuz. Biz gezimiz boyunca 1 kere aldık, 24 saat kullandık.

Tramvaylar da ulaşım için kullanılabilecek bir seçenek. Biz günlük metro kartı almışken şehrin meşhur ikonik sarı tramvaylarına da bindik ve turistlik vazifemizi yerine getirdik. 28 numaralı olan en gözdesi, çünkü Lizbon’un en önemli yerlerinin önünden geçiyor. Siz de 28 numaralı tramvayla tur atmak isterseniz başlangıç noktası olan Martim Moniz durağında bir süre ayakta sıra beklemeyi göze almalısınız.

28 numaralı tramvay ile tur 40 dakika sürüyor

Tramvaydan Lizbon

Asya’ya gittiyseniz aşina olacağınız “tuktuk”lar da Lizbon’da turistlerin emrinde. Tuktuklarla şehir turu atmak benim dikkat ettiğim kadarıyla 50 euro civarı. Ancak 4-5 kişi binerseniz ve şehirde az vaktiniz varsa mantıklı olabilir.

Sıkışınca taksi kullanmak da serbest. Genelde 4-5 euro tutuyor şehir içindeki noktalar. Yukarıda anlattığım havaalanı taksi tecrübesinin aksine diğer bindiğimiz taksilerin şoförlerini çok sevdik. Hatta bir takside Olgun telefonunu düşürmüş. Telefonun sesi kısık olduğu için arasak da sesimizi duyuramadık. Daha sonra “Find my Iphone” uygulaması sayesinde ulaştık telefona, taksici telefonumuzu geri getirince hem onu hem telefonu öpücüklere boğmak istedik. Üstelik bizden sadece 5 euro istedi. Böyle bir anımız da oldu sonunda, siz siz olun, find my iphonu aktif tutun!

Lizbon’da Konaklama

Lizbon’da konaklama için Baixa, Chiado, Barrio Alto, Misercordia, Cais do sodre, Santa Maria Maior, Rossio bölgelerini tercih ederseniz her yere yürüyerek ulaşabilirsiniz.

Alfama da popüler bir tercih, ama bu bölge epey yokuşlu ve dar sokaklara sahip, metro ile ulaşımı da yok. O yüzden benim için 2. planda kalır.

Bizim airbnb evimiz Cais do Sodre istasyonuna 5 dakika yürüme mesafesinde, nehir kenarından Barrio Alto’ya çıkan asansörlerden biri olan Ascensor da Bica’ya çok yakın konumda, sessiz bir sokaktaydı. Bir çok konaklama tesisinin yorumlarında sokakların gürültülü olduğu yazıyordu. Özellikle Barrio Alto’dakiler gece hayatına yakın ama sessizlikten uzak oluyor.

Sokağımız

Ben ev tipi konaklama baktım ve şimdiye kadar kaldığım en iyi airbnb evini bulmuş oldum. Kaldığımız evin linki için buraya tık tık.

Lizbon’daki evimizde Ekin’in köşesi

Evimizin karşısında bir cafe ve bakkal vardı. Evet resmen bir bakkaldı orası. Kafeden kahvaltılık hamurişlerimizi ve portakal suyumuzu gayet ucuza satın aldık, bakkaldan da yumurtamızı ekmeğimizi temin ettik. Evdeki kahvaltılarımız çok keyifliydi. Normalde evlerin mutfaklarını çok hijyenik bulmuyorum ama burası gerçekten tertemiz görünüyordu.

Ekin Hanım kahvaltıda

Lizbon’da Gezilecek Yerler

Yokuşlu ve merdivenli sokaklarıyla, seramik kaplı evleri ve sarı tramvayı ile gezmesi çok keyifli bir şehirdeyiz arkadaşlar, bol bol yürümeye hazır olalım. Önce biraz Lizbon’un nasıl bir yer olduğunu anlatayım, sonra gezilecek yerlerden ve yapılacaklardan bahsedeyim. Yazının sonunda ise biz neyi hangi sıra ile yaptık onu anlatırım.

Lizbon şehir merkezi okyanus kenarında değil, okyanusa dökülen Tejo Nehri kıyısında

Nehrin 2 yakasını birleştiren köprüleri ve nehir manzarası İstanbul boğazında olduğunuzu hissettiriyor.

Şehrin önemli muhitlerinin isimleri: Baixa, Chiado, Barrio Alto, Alfama ve Belem. Haritadaki yerlerini görelim:

Lizbon’da görülecek yerlerin özeti

Baixa Bölgesi

Nehir kenarındaki büyük meydan Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) gezmeye başlamak için iyi bir nokta. 1755’te Lizbon’da meydana gelen büyük depremden önce burada Ribiera Sarayı bulunuyormuş. Bu büyük depremde saray ve tüm Baixa bölgesi yerle bir olmuş. Şu an meydanın iki ucundaki kuleler Ribiera sarayının aslına uygun olarak tasarlanmış hatıraları olarak orada bulunuyor.

Comercio Meydanı

Comercio meydanının ortasındaki heykel ata binmiş King Jose I, depremden sonra Lizbon’un yeniden inşaasında emeği büyük olan bir kral imiş.

King Jose 1 heykeli ve arkadaki taka dikkat

Buradan görünen büyük bir kemerin altından geçerek Lizbon’un sadece yayalara açık bir alışveriş caddesi olan Rua Agusto‘ya giriş yapıyoruz. Burası çok uzun bir cadde olmamakla beraber bir ucunda Comercio meydanı, diğer ucunda ise Rossio Meydanı var.

Rua Agusto Caddesi

Rua Agusto Caddesi’nde Rossio Meydanına doğru ilerlerken sağlı sollu caddelere girip çıkabilirsiniz. Mutlaka gözünüze çarpacak olan yapı ise sol taraftaki sokaklardan birinde göreceğiniz Santa Justa Asansörü.

Santa Justa Asansörü

Lizbon inişli çıkışlı bir şehir olduğu için bazı yerlerde böyle asansörler veya füniküler sistemleri var. Lizbon’a gitmeden önce bu sistemleri kullanmadan gezmenin mümkün olmadığını zannediyordum fakat oraya gidince gördüm ki merdivenle veya yokuşlarla istediğiniz yere gidebiliyorsunuz, bu sistemleri kullanmak zorunda değilsiniz.

Elvador de Santa Justa” nın görevi de Baixa semtinden Chiado’ya geçiş sağlamak. Ama bence bu geçişi sağlamak için pek de gerekli değil. Sadece tepesine çıkıp manzara izlemek için kullanılabilir. Ama onu da bedava yapabileceğiniz bir sürü seyir terası var Lizbon’da. Kısacası ben Santa Justa Asansörü’ne gerek duymadım. Zaten çok sıra vardı ve yukarı çıkış bedeli 5.15 euro idi.

Santa Justa Asansörü’nün işlevi değil belki ama mimarisi gerçekten hoş. Eyfel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel’in çırağı Raoul de Mesnier du Ponsard tarafından dizayn edilmiş bu asansörün kulesi Neo-gotik özellikteymiş.

Rua Augusto Caddesi’nin sonunda Rossio Meydanı var. Bu meydanın diğer adı Praça Dom Pedro IV. Büyük ve gösterişli bir meydan, etrafında çeşitli kafeler dizilmiş. Lizbon için önemli bir cazibe noktası olan Rossio Meydanı’na Rossio isimli metro durağında inerek de ulaşabilirsiniz.

Meydanda 2 tane barok fıskıye ve Neoklasik özellikte Dona Maria II Ulusal Tiyatrosu var. Tabanındaki dalgalı desenli siyah beyaz taş döşemesi okyanusun dalgasından esinlenerek dizayn edilmiş.

Rossio Meydanındaki okyanus dalgaları üzerinde ben

Rossio meydanına bağlanan bir sürü yaya caddesi var, oralara girip çıkarsanız.

Rossio meydanındaki Mac Donalds’ın yakın olduğu köşeyi döndüğünüzde Lizbon’un meşhur vişne likörü “ginjinha” yı içebileceğiniz tarihi küçük bir büfe var. Bir de onun biraz daha ilerisinde bir tane daha Ginjinha Bar var: Sem Rival. Hangisi “esas” olandı bilmiyorum ama bunlardan birinde birer ginjinha tokuşturmadan Rossio Meydanı’ından ayrılmayın.

Ginjinha içmek isteyen turistler

Burası da çok meşhur Ginjinha için

Rossio Meydanı’nın hemen yanında bir meydan daha var: Figueira Meydanı. Lizbon’un bu geniş meydanlarını hayranlıkla gezdik doğrusu, gerçekten büyük alan bırakmışlar. Meydanın çevresinde oteller, dükkanlar ve kafeler var. Kafelerin en ünlüsü Pastelaria Suiça imiş.

Figueira Meydanı’nda bizim uğradığımız yer “Oyuncak Hastanesi” oldu. 1755’te Lizbon’da meydana gelen büyük depremden önce bu meydanda büyük bir hastane varmış. Şu anda da buraya bir oyuncak hastanesi açılmış olması manidar.

Oyuncak Hastanesi’nin küçücük bir girişi var.

“The Doll Hospital” yani “Hospital de Bonecas”, alt katı oyuncakçı, üst katı ise kırılan oyuncak bebeklerin tamir edildiği bir “hastane” ve aynı zamanda bir müze. Girişi 2 euro olan bu oyuncak bebek müzesinin içi bizce tam bir korku filmiydi!

İçeride 1700lü yıllardan kalma bebeklerden 90’ların Barbielerine kadar farklı zamanlara ait bebekler var. Aşağıdaki fotoğraflar bence +18, rahatsız olacaksanız hızla geçin derim 🙂

Bebekler hastanede yatıyor

Ameliyat masasında bir bebek 🙂

Bunlar gibi birçok korkunç bebek vardı içeride

Baixa bölgesinin bir önemli caddesi de Rossio Meydanı ile Marques Pombal Meydanı’nı birbirine bağlayan Avenida de Liberdade caddesi. Pahalı marka mağazaların yer aldığı bu geniş cadde yeşillikler içinde olsa da benim çok da önereceğim bir gezinti yeri değil, çünkü dünyanın her yerinde görebileceğiniz tarz mağazalar var burada. Pek Lizbon özelliği yansıtmıyor bence. Üstelik bizim telefonu takside unutma maceramız bu caddede gerçekleştiği için telefonun geri gelmesini beklerken 1 saat kadar buraya hapsolduk. O yüzden Av. de Liberdade ile çok hoş anılarım yok. Fotoğrafını bile koymuyorum!

Yine de illa da gezeceğim burayı diyorsanız güzergahınıza dikkat edin! Marques Pombal Meydanı’ndan Rossio’ya doğru yürüyün ki yokuş aşağı inmiş olun. Aksi istikamet epey yorucu olabilir. Rossio Meydanı’nın Av. Liberdade ile birleştiği noktada Hard Rock kafeyi görebilirsiniz. Marques Pombal Meydanı’nın hemen kuzeyindeki Parque Eduardo VII parkı da gezintinize dahil edilebilir.

Böylece Lizbon’un Baixa bölgesini gezmiş oluyorsunuz.

Parque Eduardo VII parkının daha kuzey bölgesi artık Lizbon’un modern yüzünü temsil eden Uptown Bölgesi. Biz burada Sao Sebastiao metro durağında inerek “Museu Calouste Gulbenkian” müzesinin parkını gezdik. Gulbenkian Muzesi, antik sanat ağırlıklı etkileyici bir koleksiyona sahip bir müzeymiş. Müze işadamı Calouste Gulbenkian’ın mirası olarak ve Calouste Gulbenkian Vakfı tarafından Ekim 1969’da açılmış. Gulbenkian İstanbul doğumlu Ermeni kökenli bir iş adamı. Keşke mirasını İstanbul’da bıraksaymış diye düşünmeden edemiyor insan…

Museu Calouste Gulbenkian müzesinin parkı

Ördekleri sevdik, kuşları besledik…

Chiado ve Barrio Alto Bölgesi

Rossio Meydanı’ndan Rue de Carmo Caddesi’ne bağlanarak Lizbon’un Chiado semtine giriş yapabilirsiniz. Ya da metro ile Baixa-Chiado durağında inip istasyondan “Largo Chiado” oklarıyla gösterilen çıkışı takip ederek de aynı bölgeye ulaşmak mümkün.

Rue de Carmo ve Rue Garret Chiado semtinin iki önemli alışveriş caddesi. Bu iki caddenin kesişiminde Armazens do Chiado isimli bir alışveriş merkezi var.

Rue Garret üzerindeki Cafe a Brasileira mutlaka dikkat etmeniz gereken bir kafe. Bu kafenin önündeki Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın heykeli ile fotoğraf çekilmeden Lizbon’dan çıkış yok ona göre!

Cafe Brasileira üzerinde bu turistik pozu vermeden olmaz!

Largo do Carmo meydanı ve bu meydandaki “Carmo Convent” yani Carmo Kilisesi’nin arkelojik kalıntılarını görebileceğiniz müze görülmeli.

Largo do Carmo Meydanı Şahane!

Burdan Praça Luis do Camoes Meydanı’na geçip Rua do Loreto Caddesini ve üst kısmındaki Barrio Alto muhitini görebilirsiniz. Barrio Alto “upper quarter” anlamına gelen yani bir tepe üstünde kurulmuş ara sokaklardan oluşuyor. Gece hayatının nabzı burada attığı için bu bölgeyi özellikle gece görmeniz ve buradaki barlarda “caiprinha” içmeniz şiddetle öneriliyor!

Barrio Alto’nun üst kısmında Lizbon’un en güzel seyir teraslarından biri var: Jardim Sao Pedro de Alcantara. Biz bir akşamüzeri güneşi burada batırıp pembemsi bir gökyüzüne şahit olmuştuk.

Jardim Sao Pedro de Alcantara seyir terasından Lizbon manzarası ve pembe gökyüzü

Buranın devamındaki bölüm ise Principe Real olarak geçiyor ve buradaki botanik bahçesi “Jardim Botanico of Lisbon University” ilginizi çekiyorsa görebileceğiniz yerlerden biri. Lost in Esplanade ise yine Principe Real bölgesinde güzel manzaralı bir kafe önerisiydi.

Barrio Alto’da Rue Loreto caddesinde yürürken yokuş aşağı inen bir sokağın başında bir sürü turistin fotoğraf çektiğini göreceksiniz. Burası Lizbon’un karakteristik fotoğraflarının çekildiği noktalardan biri: Ascensor da Bica. Adının asansör olduğuna bakmayın, aslında bir füniküler sistemi. Nehir kenarından Barrio Alto’ya çıkarıyor. Biz aşağı tarafına çok yakın noktada bir ev tutmuştuk ama hiç kullanmadık bu asansörü. Hep yürüyerek inip çıktık.

Meşhur bir Lizbon pozu

Bir başka açıdan Ascensor da Bica

Barrio Alto’da bu “asansör”lerden bir tane daha var: Elevador da Gloria. Praca dos Restauradores meydanından binip az önce bahsettiğim pembe günbatımına yakalandığımız seyir terasına, Jardim Sao Pedro de Alcatara’ya çıkıyorusunuz.

Günlük metro kartınız varsa bu asansörlerde geçiyormuş.

Lizbon’un yokuşlu sokaklarında gezerken kahverengi oklarla gösterilmiş “Miradouro” levhası görürseniz mutlaka oku takip edin. Miradouro demek “seyir terası” demek ve Lizbon’da onlardan çok var. Manzarayı izleyin, güneşi batırın. Bizim gittiklerimiz Sao Pedro Alcantara ve Miradouro da Santa Catarina idi.  Diğer ünlü seyir terasları: Miradouro da Graça, Miradouro de Santa Luzia, Miradouro das Portas do Sol ve Miradouro da Nossa Senhora do Monte.

Barrio Alto’dan Santa Catarina seyir terasına doğru yürüyüp buradaki manzaranın tadını çıkarabilir, orda keyif yapıp bira içen gençlere katılabilirsiniz. Buraya Miradouro Adamastor da deniliyor.

Lizbon’nun balkonlarından Miradouro da Santa Catarina

Santa Catarina seyir terasının olduğu yerde bir Eczacılık Müzesi var. Biz de eczacı arkadaşlarımızla buluşup buraya bir göz attık tabii ki. Aslında Museu da Farmacia kolleksiyonu ile değil, aynı konseptteki restoranı ve barıyla ön plana çıkmış bir yer. Bahçesinde bar kısmı var, açık havada manzaraya karşı içki içebiliyorsunuz. Restoranı ise eski bir eczane şeklinde tasarlanmış.

Eczacılık müzesinin açık hava barı

Pharmacia restaurante

Berlin’de de kendime böyle eczane konseptli bir kafe bulmuştum, Lizbon’da da karşıma çıktı. Türkiye’ye de bir tane ben mi açsam diye düşünmeye başladım 😀

Santa Catarina seyir terasından yokuş aşağı indiğinizde ve nehir kenarına ulaştığınızda Cais do Sodre tren istasyonu civarına inmiş oluyorsunuz. Cais do Sodre ve civarı şu an Lizbon’un en hip bölgesi, gece hayatı çok canlı, hoş restoranlar ile dolu bir bölge. Mutlaka buralarda vakit geçirin.

Cais do Sodre yakınları, Bica bölgesi

Barrio Alto’ya çıkan asansörün girişi

Cais do Sodre etrafında görmeniz gereken 2 önemli nokta: Time out Market ve Pink Street.

Mercado da Ribeira, yani “Time Out Market” ; taze meyve sebzenin yanısıra lezzetli restoranların bulunduğu bir yeme içme kompleksi. Restoran kısmı çok bebek dostu gelmediği için biz burada yemedik ama normalde kaçırmazdım.

Rua Nova do Carvalho yani “Pink Street” ise bir barlar sokağı. Tabanı pembe olduğu için gündüz giderseniz orayı hemen tanıyacaksınız ama gece giderseniz kalabalıktan sokağın tabanını göremeyebilirsiniz.

Ribeira kelimesine Lizbon’da çok rastladık. Neymiş diye baktığımda “riverside” yani nehir kenarı anlamına geldiğini öğrendim. Cais do Sodre tren istasyonu civarını da gezdiğimize göre biz de biraz nehir kenarı yürüyüşü yapalım dedik.

Nehir kenarında yürümek veya oturup keyif yapmak

Tejo Nehri kıyısında

Burada gezmeye başladığımız Comercio Meydanı’na geri geliyorsunuz.

Alfama Bölgesi

Baixa’nın komşu bölgesi, yokuşlu dar sokakları, seramik kaplı evleri ve dışarı asılmış çamaşırları ile Lizbon’un en eski mahallesindeyiz. 1755 depreminden bile sağlam çıkmış bir bölge Alfama. Buralar aynı zamanda “Fado”nun doğduğu sokaklar.

Çamaşırların dışarı asılması Lizbon’un karakteristik görüntüsünü oluşturuyor.

Fado, denizci eşleri seyirdeyken geride kalan kadınların söyledikleri müzik türü. Çıkış noktasından anlayabileceğiniz üzere içeriğinde “hüzün” ve “özlem” var. Yani acıklı bir müzik türü. Portekiz’de çok popüler bir kültür öğesi olan fadonun solistlerine “fadista” deniliyor.

Lizbon’da bir fado gecesi yaşamak yapılması gereken şeylerin başında geliyor aslında. Ama fadista şarkı söylerken sessizlik isteniyor diye bildiğim için Ekin’le fado gecesine gitmeye çekindim doğrusu. Bir de hüzünlü müzik dinlemek çok içimden gelmedi sanırım. Fado dinlemeden Lizbon’dan dönmek asla olmaması gereken bir şey normalde, biz ettik siz etmeyin. Fado dinlemek için Alfama’da birçok “fado evi” bulabilirsiniz. Fado müzesi bile var!

Lizbon’un rutubetten korunmak için seramik kaplanmış evleri de gözünüzü şenlendiren bir detay. “Azulejo” denilen bu seramiklere ben bayıldım, bol bol fotoğraflarını çektim. Meraklısı için “The tile Museum” yani azulejo sanatını anlatan müze de Alfama bölgesinde.

Seramik kaplı binalar çok hoş

Seramik sanatına Azulejo deniliyor

Alfama bölgesi nasıl gezilir diye Google’a sorduğumda 28 numaralı tramvayın geçtiği sokaklarda dolanın, rayları takip edin diye okudum. Biz zaten 28 numaralı tramvayla gezmiştik, o yüzden yaya gezerken şöyle yaptık: Tepedeki Saint Georges Kalesi’ne taksi ile gittik. Ve oradan yokuş aşağı yüreğimizin götürdüğü yere gittik.

Yolda harika manzaralar ve jakaranda ağaçları bizi bekliyordu.

Alfama’da yokuş aşağı inerken karşılaştığımız manzaralar

Alfama’dan manzara harika

Jakarandalara doyamıyorduk

Bu yazıyı yazarken şu linke rastladım ve Alfama’da daha ayrıntılı gezmek isteyenlere öneriyorum: http://www.lisbonlux.com/lisbon/alfama-walking-tour.html

Belem Bölgesi

Belem bölgesi Baixa’nın 5km batısında bulunan, nehir kıyısında turistik bir semt. Burayı çok detaylı gezmek istiyorsanız yani müzelerin ve yapıların içine girecekseniz tam gün ayırabilirsiniz. Ama kilise – müze gezmeyecekseniz yarım gün de yeterli olabilir. Biz şehirdışı gezimizin ardından uğradık, biraz yüzeysel oldu.

Belem’e nasıl gidilir? Belem için Cais do Sodre taraflarından bisiklet kiralayıp nehir kenarından bisikletle ulaşmak benim favori seçeneğim oldu. Ama biz bunu uygulamadık, Sintra’ya gittiğimiz gün kiraladığımız araba ile ulaştık.

Diğer seçenek de Praça da Figueira’dan veya Praça do Comercio’dan 15 numaralı tramvaya binmek. İneceğiniz durak:  Mosteiro dos Jeronimos.

Belem’de görecekleriniz:

Belem Kulesi: Torre Belem, normalde Kız kulesi gibi denizin ortasına inşaa edilmiş bir yapı iken Lizbon’un kaderini değiştiren 1755 depremi sonrası kıyıya yanaşmış. İçine biz girmedik. Bu yapı Unesco Dünya Mirası listesinde.

Kaşifler anıtı: 1960 yılında yapılmış bu anıt, Tejo nehri kenarında, Belem kulesinin biraz ilerisinde. Anıt üzerinde coğrafi keşiflerin önde gelen isimlerinin figürleri kazınmış. Portekizli kaşiflere dünyamızı genişlettikleri için teşekkür ediyor, bir sonraki durağımıza geçiyoruz.

Kaşifler anıtına doğru gidiyoruz, karşımızda 25 nisan köprüsü

25 Nisan Köprüsü: San Francisco’daki Golden Gate köprüsünün ikizi Lizbon’da. Köprünün karşısında ise Rio’daki İsa heykeline benzer bir heykel var. 25 nisan köprüsünden arabayla veya trenle geçilebiliyor, yürünmüyor. O yüzden birçok turist bu köprünün uzaktan fotoğrafını çekmekle yetiniyor. Biz de öyle yaptık.

Jeronimos Manastırı: Mosteiro dos Jeronimos, Vasco de Gama’nın Hindistan seferinden dönüşü adına yapılmış görkemli bir manastır. Unesco Dünya Mirası listesinde. İnşaat masrafları Hindistan’dan getirilen baharatlardan elde edilen gelirle karşılanmış ve inşaatı 72 yıl sürmüş.  Manastırın yanındaki kilisede Vasco de Gama’nın ve başka kaşiflerin mezarlarını görebilirsiniz.

Jeronimos Manastırı ile neredeyse bitişik gibi görünen “Maritime Museum” yani denizcilik müzesi de ilginizi çekiyorsa gezilebilir.

Pasties de Belem: Ünlü Portekiz tatlısı “nata”nın çıkış noktasındayız. Tabi burada sipariş verirken “pasteis de belem” istiyorum demeniz lazım, biz nata deyince pek umursamadılar.

Milföyden bir kase içine kıvamlı muhallebi dökülmüş, üzeri de kazandibi gibi yakılmış bir tatlı hayal edebilirsiniz. Üzerine pudra şekeri veya tarçın dökerek yiyorlar.

Pasteis de Belem görseli google’dan

Bu tatlının Jeronimos manastırında çalışan rahipler tarafından icat edildiği ve tarifinin gizli olduğu iddia ediliyor. Lizbon’nun birçok yerinde bu tatlıdan yiyebilirsiniz ama hiçbiri Belem pastanesindeki kadar lezzetli değil. Tatlının tanesi 1.10 euro. Lezzeti ise evet güzel ama tapılası bir tat olduğunu düşünmedim.

Belem pastanesinin dekorasyonu oldukça eski, seramik kaplı, ama şirin. Girişte 2 tane sıra oluşuyor, birisi paket yaptırmak isteyenler için, diğeri ise kafede oturup yemek isteyenler için.

Buraya kadar anlattığım Belem duraklarının hepsi yürüme mesafesindeydi. Herhangi bir araca ihtiyaç duymadan gezebilirsiniz.

Bunların haricinde Berardo Museum (çok zengin bir modern sanat koleksiyonu), Tropical Garden (bitki çeşitliliği bol olan bir park), Coaches Museum ve Ajuda Palace, Electricity Museum ziyaret edilebilir.

Belem’den biraz daha şehir merkezine gelirsek Alcantara isimli muhitte “LX factory” var. Burası eski bir kumaş fabrikasından eğlence merkezine dönüştürülmüş, içinde türlü barlar restoranlar ve dükkanlar olan bir kompleks. LX Factory için cool deyin, hipster deyin, tarz deyin ne derseniz deyin. Biz bebek arabalı bir aile olarak ortama uyum sağlayamamaktan korkup gitmedik ama arkadaşlarımızı buraya bırakırken havasını solumuş olduk.

Bizim gitmediğimiz Parque das Nações bölgesine giderseniz görmeniz gereken 3 şey var: Dünyanın en büyük akvaryumlarından Oceanarium, Avrupa’nın en uzun köprüsü Vasco da Gama Bridge ve hoş mimarili metro istasyonu Oriente Station

Bir de Lizbon’a gelmişken gezmeniz gereken okyanus kenarı sayfiye kasabaları var: Okyanus kenarındaki Cascais, yeşillikler içindeki Sintra ve masal şatosu Pena Sarayı, Avrupa’nın en batı ucu Cabo do Roca bir başka yazının konusu oldu, okumak için tık tık.

Lizbon’da Neler Yenir?

Okyanusun kıyısında olduğumuza göre deniz ürünleri ile ilgili yüksek beklenti içine girebiliriz bence. Dev karidesler, ıstakozlar, yengeçler arıyorsanız Lizbon doğru adres.

Lizbon’un ünlü balığı morina (cod fish) Portekizce’de “bacalhau” olarak geçiyor ve çeşitli restoranlarda farklı şekillerde sunulabiliyor. Biz de gittiğimiz restoranlarda denedik ve beğendik.

Decadente’nin “Bacalhau” yorumu

Balık konservesi de Lizbon’da çok meşhur. Sardalya, ton balığı ve diğer balık çeşitlerinin gayet estetik konservelerde satıldığını göreceksiniz. Öyle ki sadece balık konservesi satan dükkanlar var, en ünlüsü Conserveira de Lisboa. Ben evimizin karşısındaki bakkaldan almayı tercih ettim birkaç çeşit. Ama kaçırırsanız havaalanında bile satılıyor.

Portekiz’in ünlü tatlısı “nata”yı mutlaka denemelisiniz. Belem’deki Pasteis de Belem’de yiyeceğiz zaten ama Barrio Alto’da da ünlü bir yer var: Manteigaria

Portekiz’e gitmişken ünlü Porto şaraplarından tatmadan olmaz. “The vinho verde” denilen “green vine” da buraya özgür bir çeşit şarap. Yeşil şarap olarak isimlendirilmesi üzümün renginden değilmiş, üzümün tazeliğinden ötürüymüş (henüz koruk iken yapılıyor sanırım). Yazın içilebilecek, oldukça ferah bir tat, biz çok beğendik.

Portekiz’in iki yerel birası var: Sagres ve Super Bock. Şöyle rahat rahat “bock” diyebilmeyi çok sevdik 😉

Portekiz’e yakışır bir sofra

Lizbon’daki ev sahibimiz çeşmeden su içilebildiğini söyledi. Kendileri de öyle yapıyormuş. Biz Ekin için su aldık bazen ama çeşmeden içtiğimiz de oldu ve başımıza bir şey gelmedi.

Peki biz Lizbon’da nerelerde yemek yedik?

Lizbon’a geldiğimiz gibi soluğu en ünlü deniz ürünleri restoranı “Ramiro“da aldık. Gökçe’nin Lizbon yazısından aldığım tüyo ile restorana mail atıp yer ayırtmıştım. Normalde rezervasyon kabul etmiyorlar ve kapıda sıra bekleniyor.

Ramiro sadece akşam yemeği için açık.

Buranın olayı dev deniz ürünlerini önce akvaryumda, sonra sofranızda görmeniz. Masaya getirdikleri alet edevat ile kendinizi bir cerrah gibi hissetmeniz olası.

Ramiro çok ünlü bir restoran ve iç içe geçmiş bir sürü odası var. Ortamı çok lüks değil, bana sorarsanız esnaf lokantası tarzında. Ama yediğiniz şeyleri Türkiye’de ya bulamazsınız, ya da çok çok daha fazlasını ödersiniz.

Tablet bilgisayar şeklinde dağıtılan menüde Türkçe seçeneği de vardı. Biz sarımsaklı karides, jumbo karides ve edible crab diye bir yengeç aldık. Sarımsaklı karides hepsini döverdi, muhteşemdi. Yanında içtiğimiz biralarla beraber 70 euro hesap ödedik.

Ramiro’da sarımsaklı karides favorim

Biz sabah kahvaltılarını evde sıkı bir şekilde ve geç yapıp öğlen yemeklerini atıştırmayla geçiştirdik bu gezide. Arada nata filan yedik.

Mesela 2. gün Capricciosa isimli bir İtalya restoranında pizzayı paylaştık. Ortalamaydı.

İkinci günün akşam yemeğinde ise: The independent hostelin içindeki The Decadente‘ye gittik. Rezervasyonumuz olmadığı için bekleme salonu gibi bir bölümde bir süre beklettiler bizi. Beklerken başlangıç menüsünden bir şeyler sipariş edip yemeğe başlayabiliyor olmanız iyi düşünülmüş bir ayrıntıydı.

The Decadente’de masamızı bekliyoruz

Üçüncü gün arkadaşlarımız Didem ve Burakla akşam yemeğinde rastgele bir yere gittik, Alfama tarafında bir İtalyan Restoranı Cantina Baldracca. Çok lokal görünümde bir restorandı, küçük ve samimi. Burada sipariş ettiğimiz makarna ve pizzalardan çok memnun kaldık, şarabı da çok güzeldi bence. Ödediğimiz hesap ise beni epey şaşırttı: 4 kişi için 33 euro 🙂

Son günümüzde ise Sintra’da o kadar çok yemiştik ki akşam yemeği yiyemedik. Pasteis de Belem ile idare ettik.

Listemde olup gitmediğim yerlerden bahsetmem gerekirse: Cantinho do Avillez, Mini Bar Teatro, Sea Me, Beco Esprita Santo (morina balığı için)

Gece klüplerine biz takılmıyoruz ama merakınız varsa adres veriyorum: Pensao Amor ve Lux

Lizbon’dan Neler Alınır?

Normalde turistik hediyeliklere karşıyım ama Lizbon’da buna karşı koyamadım sayın seyirciler. Sarı tramvaylı, azulejolu (seramikli), mantarlı hediyelik eşyacılar insana yeminini bozduracak cinstendi.

Dünyada şişe mantarının %50sini Portekiz üretiyormuş. Mantardan sadece şişe tıpası değil bir çok şey üretmişler. Şemsiyeden çantalara kadar mantardan yapılmış ürünler beni epey şaşırttı. En beğendiğim ürünler J.S Cork adlı dükkandı.

Ben de etrafı mantardan ortası seramik azulejolu bir nihale alarak bir taşla iki kuş vurmuş oldum. Aldığım nihalede sarı tramvay resmi olsaydı vurduğum kuş sayısı 3 olacaktı ama onu da ayrı bir magnet alarak değerlendirdim.

Konserve balıkları unutmuyoruz, marketlerden veya Conserveira de Lisboa’dan alınabilir.

Porto şarabı almak isterseniz bizim ev sahibimizin önerisi Garrafeira Nacional isimli dükkan. Adresi: R. de Santa Justa 18 Yine de marketelere bakmakta fayda var.

Biz Lizbon’u Nasıl Gezdik?

Son olarak bizim nasıl gezdiğimizi anlatacağım. Siz bizden daha hızlı gezebilir, daha çok yer görebilirsiniz.

Lizbon’da gezmek çok zevkli!

1.Gün Çarşamba:

Eve yerleşmemiz akşam üstü 16.30’u’i buldu. 19.30’da ise Ramiro restoranda randevumuz vardı. Evden yürüyerek restorana gittik. Yemekten sonra da yürüyerek geri dönünce yol üzerinde önemli yerlerin bir çoğunu görmüş olduk.

2.Gün Perşembe:

Cais do Sodre civarında gezdik: Time out market, Pink Street.

Nehir kenarından Commercio meydanı’na geldik. San Agusta caddesinden Rossio ve Figueira Meydanı, oyuncak müzesini gezdik.

Metrodan 24 saatlik bilet alıp Maxim Moniz durağına gittik. 1 saate yakın sıra bekleyerek 28 numaralı tramvaya bindik. 40 dakika süren turun ardından eve gidip bebeğin ihtiyaçlarını giderdik.

Akşam Jardim Sao Pedro de Alcatara ve Decadente’de yemek. Barrio Alto gece hayatından geçip eve dönüş.

3.Gün Cuma:

24 saat geçerli kartımızla metroya binip Olaias metrosunu gördük

Gulbenkian müzesinin bahçesinde eğlendik

Taksi ile Av. Liberdade’ye geçiş. Caddede gezmeyi planlarken Olgun’un telefonunu takside düşürdüğü stresli anlar yaşadığımız yer…

Didem’ler ile Rossio’da buluşup Barrio Alto’da gezdik

Taksi ile San Jorge kalesine gidip Alfama sokaklarında turladık

Alfama civarında akşam yemeği

4.Gün Cumartesi:

Sintra, Pena Sarayı

Cabo do Roca ve Azenhas Do Mar

Belem Kulesi, Kaşifler anıtı, Jeronimos Manastırı ve Belem Pastanesi

Ve Lizbon gezimizin de sonuna geldik. Büyük emek harcayarak tüm ayrıntısı ile anlattığım bu Lizbon gezi yazısı umarım herkese çok yardımcı olur. Lizbon civarında gezilecek yerleri de kısa süre içinde yayına alıp paylaşacağım. Rengarenk bir Lizbon gezisi olsun!

Veya sadece mor olsa da olur!

Seyahatlerimi Instagram hesabım ayagimin_tozuyla‘da ve Facebook sayfamda takip etmeyi unutmayın!

İlgili Yazılar
Yorum ( 13 )
  1. didem atcioglu
    14 Haziran 2017 at 15:35
    Cevapla

    Melikeciğim, çok güzel bir geziydi, son 2 günü birlikte geçirmemizde ayrıca eğlenceliydi. Okurken tekrar gezmiş gibi oldum. Kalemine sağlık canım.

    • Melike Kutlay
      14 Haziran 2017 at 15:59

      Didemciğim biz de çok zevk aldık birlikte gezmekten. Senin yazını da 4 gözle bekliyorum.

  2. Yasemen
    14 Haziran 2017 at 23:36
    Cevapla

    Aklim en cok jakaranda ağaçlarında kaldi, harika gorunuyorlar. Biz de bir cilginlik yapip trenle gittik gecenlerde Lizbon’a 🙂 En cok Cabo da Roca’yi sevmistim, o yuzden yazini sabirsizlikla bekliyorum 🙂

    http://myblog42-42.blogspot.be/2017/04/lizbona-gece-treni-gezi-notlari.html

    • Melike Kutlay
      15 Haziran 2017 at 00:10

      Ben de Cabo do Roca’yı baya sevdim, resmen gorkemli doğa ile başbaşaydik. Cok yakında yayınlayacağım o yazıyı da, hazır gibi zaten. Yazını okuyacağım, sevgiler ?

  3. Raftingo Advanture
    18 Haziran 2017 at 09:44
    Cevapla

    Harika resimler çok güzel tebrikler…

  4. Alper Bora
    19 Haziran 2017 at 10:12
    Cevapla

    yine muhteşem bir yazı yazmışsınız Melike Hanım. ellerinize sağlık. her okuduğum yazıda gitmiş gezmiş görmüş gibi hissediyorum. teşekkürler.

  5. Zehra Nur Cehiz
    8 Temmuz 2017 at 22:09
    Cevapla

    Merhaba! Ellerinize sağlık, yazınız super olmuş.Zaten merakla bekliyordum.Daha önce yazışmıştık,bizde Kurban Bayramında gideceğiz.Yazınızdan çok heyecanlandım, sabırsızlıkla gideceğim günü bekliyorum.Biz Porto’ya da geçeceğiz. Didem Atcıoğlu’ nun Porto yazısındanda faydalandım. Lizbon da gezmek için hop on hop off otobüsleri kullanmayı düşünüyoruz. Yeterli olur mu? 3.5 günümüz var. Bir gün de Sintra’ya gitmeyi istiyoruz. Gün sayımız yeter mi? Fikrinizi öğrenmek isterim. Sevgiler…

    • Melike Kutlay
      9 Temmuz 2017 at 11:58

      3,5 gün Lizbon, Porto ve Sintra için öyle mi? Şöyle yapabilirsiniz,1 tam gün Porto’ya gider. Sintra tarafını ne kadar ayrıntılı gezeceğinize bağlı yarım gün veya tam gün ayırırsınız, Lizbon’a da 1,5 veya 2 gün kalıyor. Oturup keyif yapmalı, şehrin tadını çıkarmalı bir gezi olmaz ama yapılır mı dersen, yapılır 🙂

  6. Zehra Nur Cehiz
    10 Temmuz 2017 at 23:21
    Cevapla

    Porto da 2 gün geçirip Lizbon’a geçeceğiz. Sonra 3.5 gün Lizbon da geçireceğiz. İki günlük hop on hop off almayı düşünüyoruz. Yeterli olur mu? Sintra da Pena sarayı ve merkezi ve Cabo do Roca’ya gitmeyi düşünüyoruz.

    • Melike Kutlay
      10 Temmuz 2017 at 23:46

      AA tamam gayet iyi yeter o zaman. Hop on hop off almasaniz bile yeter 2 gün Lizbon’u gezmeye

    • Zehra Nur Cehiz
      11 Temmuz 2017 at 16:30

      Çok teşekkür ederim vakit ayırıp cevapladığınız için. Sevgiler..

  7. malatya oto kiralama
    2 Ağustos 2017 at 17:55
    Cevapla

    lizbonu gezmeye kalksan böyle cok detay yakalayamazsın cok güzel betimleme ile lizbonu sanki okuyucunuza yaşattınız tebrik ederim…

    • Melike Kutlay
      10 Ağustos 2017 at 17:57

      Çok teşekkürler bu güzel yorum için, sevgiler!

Yazımı nasıl buldunuz? Yorumları alayım :)